Bir insanın evinde izlediği filmi, okuduğu kitabı, kullandığı takma adı veya kurduğu ilişkiyi beğenmeyebilirsiniz. Hatta bunların yanlış olduğuna bütün kalbinizle inanabilirsiniz. Peki bu inanç, komşunuzun hayatını yasaklarla düzenleme yetkisi verir mi? Beğenmemekle yasaklamak arasındaki mesafe, özgür bir toplumun gerçek sınavıdır.

Türkiye’de pornografik sitelerin bütün yetişkinlere kapatılması, yalnızca dijital bir teknik karar değil. Devletin “genel ahlak” adına hangi hayat tarzını kabul edilebilir gördüğüne ilişkin bir hukuk tercihi. Elbette ahlak toplumların ortak yaşamında önem taşır. Ama toplum tek sesli değildir. Birinin ahlaken sakıncalı gördüğü davranış, başka biri için sıradan bir özel hayat tercihidir. Hangisinin ölçüsü kanun hâline gelecektir?

İngiliz filozof John Stuart Mill, 1859’da yayımlanan Özgürlük Üzerine’de bu soruya bugün de tartışılan bir yanıt verdi: Yetişkin bir insanın özgürlüğüne zorla müdahalenin temel gerekçesi, başkalarına zarar verilmesini önlemektir. İnsanın kendi iyiliği için, onun adına doğru yaşam biçimini seçmek yeterli neden değildir. Buna “zarar ilkesi” deniyor. Mill’in savunduğu şey herkesin her davranışını onaylamak değil, hoşlanmadığımız seçimleri zorla ortadan kaldırmanın sınırını çizmektir.

Bu görüşe karşı güçlü bir itiraz da tarih boyunca savunuldu: Toplum yalnızca yasalarla değil, paylaşılan ahlaki değerlerle ayakta durur; o değerlerin çözülmesi ortak hayatı zayıflatabilir. Yargıç Patrick Devlin, 1950’lerden itibaren yürüyen tartışmada hukukun ortak ahlakı koruyabilmesine ilişkin bu kaygıyı dile getirdi. Hukuk filozofu H. L. A. Hart ise bir davranışın ahlaken yanlış sayılmasının, onu cezalandırmayı otomatik olarak haklı çıkarmadığını savundu. Hart–Devlin tartışması, cinsel davranışların suç olup olmaması üzerinden başlamıştı; bugün internetin kapılarında sürüyor.

Bunun kolay bir cevabı yok. Başkasının haklarını ihlal eden istismar, zorlama, şiddet veya rıza dışı içerik söz konusu olduğunda müdahalenin gerekçesi somutlaşır. Çocukların cinsel sömürüden korunması da bunun parçasıdır. Ama kendi isteğiyle hareket eden yetişkinlerin mahrem tercihlerine gelince aynı gerekçeleri hiçbir ayrım yapmadan ileri süremeyiz. Ahlaki hoşnutsuzlukla somut zarar, birbirinin yerine konmamalıdır.

Hukuk da bu ikilemi yok saymıyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi ahlakın korunmasını ifade özgürlüğüne getirilebilecek sınırlamaların meşru amaçları arasında sayıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1976 tarihli Handyside/Birleşik Krallık kararında devletlere bu alanda belirli takdir alanı tanıdı; somut olayda ihlal de bulmadı. Buna karşılık ifade özgürlüğünün yalnızca hoş karşılanan sözleri değil, rahatsız edici olanları da koruduğunu ve müdahalelerin orantılı olması gerektiğini özellikle vurguladı.

Türkiye’de Anayasa’nın 20. maddesi özel hayata saygıyı, 26. maddesi ifade özgürlüğünü koruyor. 13. madde ise sınırlamaların kanunla yapılmasını, hakların özüne dokunmamasını ve demokratik toplum düzeniyle ölçülülüğe uygun olmasını şart koşuyor. Anayasa Mahkemesi de ifade özgürlüğüne müdahalelerde seçilen aracın elverişli, gerekli ve orantılı olup olmadığını denetliyor. “Genel ahlak” sözcüğü, bu denetimin yerine geçecek sihirli bir anahtar değil.

Burada çoğunluk meselesi de var. Bir toplumda insanların büyük bölümü bir davranışı yanlış bulabilir. Ama çoğunluğun hoşnutsuzluğu, tek başına azınlığın özel hayatının ortadan kaldırılmasını haklı çıkarır mı? Çoğulculuk, yalnızca herkes birbirine benzediğinde kolaydır. Asıl değeri, insanların birbirinin hayat tarzını onaylamadan da aynı haklara sahip olabilmesidir.

Üstelik bugün hangi içeriğe erişileceğini belirleyen güç, yarın anonim konuşmayı, özel mesajlaşmayı veya başka bir yetişkin tercihini de düzenlemek isteyebilir. Bunun mutlaka yaşanacağını söylemek değil mesele; sınırın önceden belirli, denetlenebilir ve itiraz edilebilir olması. Haklar, yöneticilerin iyi niyetine emanet edilmemeli.

Çocukları korumakla yetişkinleri terbiye etmek aynı iş değildir. Devletin görevi, herkesin tek tip bir ahlak anlayışını benimsemesini sağlamak olarak kabul edildiğinde, özgürlük ancak izin verilen davranışların listesine dönüşür. Bu yüzden kapanış sorusu basit: Bir şeyin yanlış olduğuna karar veren kim? Daha önemlisi, bu kararı vermek başkasının hayatına hükmetme yetkisini nereden doğuruyor?